Proje Çıktıları

İlm- İ İlâhî-i Tabîî

İlm-i İlâhî-i Tabîî’nin dört farklı alfabeyle birlikte neşriyle, Türkiye’deki yayıncılık tarihinde bir ilke imza atıldığı ifade edilebilir. Eser, sadece bu vasfıyla bile oldukça ayrıcalıklı bir konumdadır. İçeriği ise klasik metafiziğin en üst konusu olan “Allah” hakkında düşünmeye hasredilmiştir.

“İlm-i ilâhî-i tabîî”, günümüz Türkçesindeki doğal teoloji tabirinin karşılığıdır: Tabiat üzerinden, tabiatın ötesine doğru giden bir felsefe faaliyetidir. Herkesin paylaştığı gözlemlere ve sezgilere dayanarak, tabiatın sunduğu delillerle Tanrı hakkında düşünmektir.

Kitabın yazarı, Amerikalı George F. Herrick, elli yıl Osmanlı İstanbulu’nda yaşamış bir isim. “Giriş” kısmında yer alan hayat hikayesi, Osmanlı’nın 1859-1911 aralığını çok farklı bir gözle anlamayı mümkün kılmaktadır. Haliyle, okuru her açıdan meraklı bir okuma serüveninin beklediği söylenebilir.

Gençler İçin Doğal İlahiyat | Yani Yaradıcının Varlığına Mahlukattan İspatlar

Günümüz Türkçesindeki doğal ilahiyât kavramı, “natural theology”nin yeni bir karşılığıdır. Bu ifade de İngiliz felsefeci ve ilahiyâtçı William Paley’nin (ö.1805) kaleme aldığı Natural Theology (1802) adlı kitaptan sonra yaygın olarak kullanılmaya başlamıştır.

Eserinin tam adı, doğal ilahiyâtın ne olduğunu da izah eder bir yapıdadır: Doğal İlahiyât yani Yaradıcı’nın Varlığına Mahlukâttan İspatlar. Bu eser her yönüyle ilginç bir metin: Paley’nin ölümünün üzerinden henüz kırk yıl geçmeden, aynı başlıkla bir eserin Türkçede yer alması; Amerika’da basılmasının ardından on yıl içinde İzmir’de çevrilerek yayınlanması; 1800’lerin başlangıcı için oldukça etkileyici. Modern din felsefesi literatürünü azıcık bile olsa bilenler için durum, fazlasıyla böyledir. Öte yandan bu çalışma tarihsel muhteva olarak da bir hazine değerinde: Zira kitapta kullanılan bilimsel materyal, kitabın bilimsel terminolojisi, eğitim felsefesi vb. Türkçenin ilkleri mahiyetindedir.

Bu yönüyle Doğal İlahiyât ile birlikte Tanzimat ve II. Meşrutiyet aralığına dair yapılan birçok tarihsel tespitin yenilenmesi gerekecek.

Allah’ın Varlığını Doğal Delillerle İspatlamak

İnsan, yaradılışı gereği hakikatin peşinde bir seyyah; mevcudatın sırlarına nüfuz etmeye, varlık perdesinin ardındaki hakikati görmeye müştak bir yolcudur. Kalbindeki bu yanış, onu zaman zaman hayret ufuklarına, zaman zaman da aczinin idrakine götürür. Çünkü insan, ne olduğunu, nereden gelip nereye gittiğini bilmedikçe huzur bulamaz; fıtratındaki bu arayış sükûna ermez.

Elinizdeki eser, beşer idrakinin asırlardır cevap aradığı o hakikatü’l hakâike, yani varlığın aslına ve Allah’ın marifetine dair kadim meselenin izini sürüyor. Müellif, insan ruhunu derinden kavrayan bir bakışla, tecessüsün ateşinden doğan sualleri ele alıyor; aklın ve kalbin yollarını birleştirerek okuyucuyu bir hakikat yolculuğuna davet ediyor.

Bu kitap, yalnızca nazarî bir araştırma değil; aynı zamanda ruhu teskin eden, şüphelerin sarsıntısına karşı bir siper olan, marifet kapılarını aralayan bir davettir. Her satırında, insanın kendi varlığına yönelttiği en temel sorulara cevap bulma çabasının izleri, yüzyılların fikrî birikimiyle harmanlanmış bir üslup ve derinlik vardır.

Hakikati arayan her kalp için…

Din Felsefesi / İlâhiyat

Din Felsefesi/İlâhiyât, din felsefesi başlığı ile Türkçede yazılan ilk eserlerdendir, bu yönüyle bugüne kadar bilinmemekte idi. 1930 yılında Antakya’da yayınlanmış olan bu kitap yeniden ve tıpkıbasımı ile birlikte olarak okurlarla buluşmaktadır.

Kitapta Tanrı’nın varlığının klasik ve modern delillerine yer verilmekte; klasik delillerin öncülleri modern bilim ile birlikte açıklamaktadır. Ayrıca “bilim ve din ilişkisi”nin sağlıklı kurulamamasından kaynaklanan sorunlara işaret edilmekte; bilimin hatalı kullanımının sebebiyet verdiği materyalizmin, güçlü bir eleştirisi yapılmaktadır.

Doğru anlaşılmış bir din ile doğru anlaşılmış bir bilimin asla çatışmayacağı vurgulanmakladır.

Bilim İnsanları
Dindar Olabilir mi?

Bu eser, din ve bilim ilişkileriyle alakalıdır. Kitabın ana fikri şudur: “Bilim ile din birbirlerine muarız değil, birbirlerini tamamlar iki alandır”. Bu düşünce, İngilizce konuşan ülkelerdeki bilim insanlarının beyanları üzerinden temellendirilir. Eser, “kendi dinsizliklerini, bilim insanlarının dinsizliği gibi göstermek isteyenler”e bir eleştiridir. Türkçedeki din ve bilim ilişkileri tarihine önemli bir katkı olan bu kitap, Amerika’da yaşayan bilim insanlarının eserlerinden yararlanılması itibariyle ayrıcalıklı bir yerdedir. Esere, İzmirli İsmail Hakkı’nın yazdığı giriş; eserin kendisi kadar önemli olan notlar ihtiva etmektedir.

E. Renan’ın Batıl
İddialarının Teşhiri

Teşhir-i Ebâtıl, Ernest Renan’ın batıl iddialarının teşhiri için kaleme alınmıştır. Türkçede bir kitap neşriyle Renan’a yapılan ilk eleştiridir. Bu çok önemli detay, araştırmacıların neredeyse tamamı tarafından gözden kaçırılmıştır. Ali Ferruh’un biyografisi açısından bakıldığında; Teşhir-i Ebâtıl, onun külliyatı içinde en son yayınlanan, en olgun kitabıdır. Bu eserin en önemli özelliği, bugüne kadar Renan’a yapılan eleştiriler bibliyografyası içinde hiç konu edinilmeyen bir noktayı çürütmesidir: Renan, “İslam terakkiye manidir” derken bir başka kılıf altında aslında “Türklerin hâkimiyetindeki İslam, mani-i terakkidir” demekte idi. L’Islamisme et la Science’daki ifade ile: “Türkler, âlem-i İslâmiyet’in hegemonyasına malik oldukları zaman –İbn Haldun müstesna olmak üzere– ulûmu, hikemiyâtı imha ve ihlâk eylediler! [Bientôt la race turque prendra l’hégémonie de l’islam, et fera prévaloir partout son manque total d’esprit philosophique et scientifique. A partir de ce moment, à quelques rares exceptions près, comme Ibn-Khaldoun …]” Bu cümlenin 1883’te sarf edildiği, 1887’lerde hiçbir düzeltme yapılmadan tekrar edildiği ve bu tarihlerde İslam dünyasının “malik”inin Osmanlı olduğu hep birlikte düşünüldüğünde; Renan’ın asıl mugâlatasının başka olduğunu, ancak Ali Ferruh gibi Osmanlı’nın en iyi okulunda yetişmiş, bir paşazade olarak Paris’te bulunan bir Müslüman Türk diplomat fark edebilirdi. Teşhir-i Ebâtıl çıktığında, muhatabı Renan hayatta idi; hâliyle bu esere; Paris’teki bir Türk diplomatın, haddini bilmeyen bir Fransız’a verdiği diplomatik cevap olarak da bakabilir.

Allah Yok Mudur?

“Allah Yok mudur?”; 1931’de, Abdülkadir Kemâlî’nin Halep’te firari olduğu bir zamanda yayınlanmıştır. Bununla birlikte onun olgunluk dönemi ürünüdür.

Hem gerçek anlamıyla kırk yaşın hem de sembolik anlamıyla bir çilenin özelliklerini yansıtır. Başlık, eserin muhtevasını gayet güzel yansıtmaktadır. Bu kitapta “soruların en büyüğü” olan; bir Tanrı’nın olup olmadığı tahkik edilmektedir. Onun, “en büyük soru”ya olan yaklaşımı, kararsız değildir. Kemâle ermiş bir zihnin ürünüdür.

Elinizdeki çalışma; klasik metafizik sorulara bilim eşliğinde bakan, onları bilim ile birlikte değerlendiren deneyimli bir kavrayışın meyvesidir.

İletişim

  • dogalilahiyat@gmail.com